DÜNYA SİNEMA GÜNÜNE ÖZEL: 7 FİLM ÖNERİSİ

Tüm sinema emekçilerinin ve sinemaya gönül verenlerin 10 Haziran Dünya Sinema Günü Kutlu Olsun.

Dünya sinema tarihinde sinematografı geliştiren Lumière Kardeşler’in 1895 yılında çektiği “Bir Trenin La Ciotat Garına Varışı (The Arrival of a Train at La Ciotat Station)“ adını taşıyan film tarihte kayıtlı belgesel niteliğinde ilk kısa film olma özelliğini taşımaktadır. 1902 yılında Fransız illüzyonist ve yönetmen Georges-Jean Méliès tarafından çekilen, senaryosu Jules Verne’in Ay’a Yolculuk ve H.G. Wells’in Ay’daki İlk İnsanlar romanından esinlenerek uyarlanmış olan ”Le Voyage Dans La Lune ( Ay’a Seyahat)” adlı siyah-beyaz sessiz bilimkurgu film ise tarihin ilk senaryolu gerçek sinema filmi örneği olarak kabul edilir. 

Türkiye’de ise Dünya Sinema Günü 14 Kasım tarihinde kutlanmaktadır. Fuat Uzkınay’ın 14 Kasım 1914 yılında çektiği ”Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”na ilişkin filmi “İlk Türk Filmi”, Fuat Uzkınay da “İlk Türk Sinemacısı” olarak kabul edilmektedir. Ancak filmin hiçbir görüntüsü günümüze kadar ulaşamadığı için sinema tarihçileri bu filmin gerçekten çekilip çekilmediği konusunda hemfikir değillerdir.

Ben de 10 Haziran Dünya Sinema Günü vesilesiyle siz sinemaseverler için özel bir liste hazırladım. İyi Seyirler

KARDEC (2019)

IMDb: 6.1




“Selam sana sevgili başrahip. Üç kere selam sana Hippolyte Léon Denizard Rivail. Jean-Baptiste ve Jeanne’ın oğlu, Yverdon mezunu, Amélie-Gabrielle Boudet ile evli, yeni emekli oldu.

Gözlediğiniz yıldızlar aynı zamanda evrende dolaşan sonsuz ışıklardır. Birçoğu çoktan ölmüş ama gözlerimizin önünde doğuyorlar. Ölmek ve doğmak, aynı yolculuğun parçasıdır. İşte ilahi bilim.

Masanız kazara dönmedi. Analiz edin, düşünün, sonuca varın.
Size yazan, geçmiş hayatlarınızdan bir dost.

Bir zamanlar eski Galya’da druiddiniz, adınız da Allan Kardec’ti.”






19. yüzyıl Katolik Fransa’sında pozitivizme inanan profesör Léon Rivail, o dönem burjuvalar arasında çok popüler olan ruhsal irtibat seanslarını akıl ve bilim temellerine uygun olarak görmediği için saçma bulmaktadır. Fakat bir gece bu konuyu ciddi olarak inceleyen bir grubun seansına katılır. Önceleri konuya kuşkucu bir şekilde yaklaşsa da seans sırasında bir ruh, bir gece önce Rivail ve eşinin arasında geçen bir diyaloğu olduğu gibi aktardıktan sonra Rivail bu seanslara inanmaya başlar. Seans sırasında kendisiyle iletişim kuran bir ruh, Rivail’e önceki yaşamında eski Galya’da Allan Kardec isminde bir druid olduğundan söz eder. Zaman içerisinde Rivail, seanslar sırasında ruhların medyomlar aracılığıyla ilettiği mesajları derleyip toplar ve 1857’de Ruhlar Kitabı’nı, ardından 1861’de Medyomların Kitabı’nı Allan Kardec mahlası altında yayınlar. Bu şekilde Fransa’da Spiritizm öğretisinin sistemli bir biçimde kurulmasını sağlar.

Allan Kardec’in sistemli hâle getirdiği spiritizm, deneysel spiritüalizmdir. Türk spiritüalistler arasında ise Dr. Bedri Ruhselman deneysel spiritüalizme, Neo-Spiritüalizm adını vermiş ve yayınlamış olduğu üç ciltlik Ruh ve Kainat adlı eseriyle bu ekolün ülkemizde temellerini atmıştır.

KORO (2004)

IMDb: 7.8

”O an içimin umutla ve iyimserlikle dolduğunu hissettim. Bütün dünyaya haykırmak istiyordum ama kim dinlerdi ki. Kim olduğumu kimse bilmiyordu. Büyük sanatçı yakında gerçeklerle, hayatla yüzleşecekti. Ben Clément Mathieu. Başarısız müzisyen, İşsiz mümessil…”

1949 yılında, savaş sonrası Fransa’da geçen filmde, asıl branşı müzik öğretmenliği olan Clément Mathieu, birçoğu kimsesiz ve fakir olan ve oldukça asi davranışlar sergileyen erkek öğrencilerin eğitim gördüğü Fond de l’Etang (Suyun Dibi) adı verilen yatıla okulda öğrenci mümessili olarak göreve başlar. Yatılı okulun müdürü olan François Berléand’ın ve okuldaki diğer öğretmenlerin benimsemiş oldukları etkiye tepki anlayışıyla buradaki öğrencilere karşı oldukça sert davrandıklarını, onlara hücre cezası ve dayak gibi acımasız cezalar uyguladıklarını gören Clément, disiplini sağlamak ve öğrencileri eğitmek konusunda bu tür cezaların hiçbir şekilde olumlu bir sonucunun olmayacağını, tam aksine cezaların öğrenciler arasında ispiyonculuğu yücelteceğini ve çocukları daha asi davranmaya teşvik edeceğini düşünmektedir. Clément bu durum karşısında ilk başta ne yapacağını şaşırsa da aklına gelen en iyi çözüm, en iyi bildiği işi yapmak, yani müzik sayesinde öğrencilere ulaşmak olur. Bu vesileyle yatılı okulda kurduğu koro sayesinde, diğer öğretmenler tarafından umutsuz vaka olarak görülen kimsesiz çocukların yaşama tutunabilmeleri için bir meşale yakar ve onlara farklı bir dünyanın kapılarını aralar.

”Asla, asla deme. Her zaman denenecek bir şey vardır.”

Her eğitimcinin bir gün mutlaka izlemesi gerektiğine inandığım, Christophe Barratier’in yönettiği ve senaryosunu Philippe Lopes-Curval’le birlikte yazdıkları bu film, En İyi Yabancı Film dalında Oscar ve Altın Küre adaylığı, Fransa’nın Sezar ödüllerinde ise En İyi Müzik ve Ses ödüllerini kazanmıştır.


MÜZİK ASLA DURMAZ (2011)

IMDb: 7.5

”Hani bir şarkı dinlersiniz ve çok hoşunuza gider. Tekrar dinleyene kadar belki üzerinden yıllar geçer ama dinlediğinizde sizi onu ilk duyduğunuz zamana götürür ve sanki daha dünmüş gibi ondan ilk hoşlandığınız anı hatırlarsınız.”

Baba Henry Sawyer, oğlu Gabriel ile çok vakit geçirememiş ilgisiz ve işkolik bir babadır. Gabriel ise arkadaşlarıyla birlikte kurdukları bir rock müzik grubunun solistidir ve babasının onunla ilgili kurduğu hayalin aksine üniversitede okumak değil, müzik yapmak istemektedir. Bu konuda babasıyla sık sık tartışma yaşayan Gabriel ile babasının arası Gabriel’in Vietnam Savaşı karşıtı gençliğin arasına katılması ve vatansever babası ile fikir mücadelesi yaşamasıyla daha da kızışır. Sonuçta Gabriel bu baskıya dayanamaz ve evi terk eder. Kendisinden yaklaşık yirmi yıl haber alınamayan Gabriel bir gün sokakta evsiz olarak yaşamını devam ettirirken bulunur. Ancak eve döndüğünde ailesi onun beyninde bir tümör oluştuğunu ve bu tümörün Gabriel’in hafızasına ciddi şekilde zarar verdiğini öğrenirler. Artık hiçbir anısını hatırlamayan Gabriel’i ailesi müzik yoluyla hastaları tedavi etmeye çalışan müzik terapisti Dr. Dianne Daley’ye götürür. Doktor Daley, Gabriel ile çok sayıda seans yapar ve sonunda Gabriel plakları dinledikçe anılarını bir bir hatırlamaya başlar ancak müzik her durduğunda hafızasını tekrar kaybeder. Gabriel’in anılarını hatırlayabilmesi için müziğin asla durmaması gerekmektedir.


Oğlu hasta olana dek ona ilgi göstermemiş olan Henry, pişmanlığın acısıyla oğlunun sevdiği tüm plakları alır, şarkıları ezberler. Oğluyla müzik yoluyla iletişim kurabilmek ve kalan zamanında birlikte güzel anılar biriktirebilmek için çabalar.

”Ama biliyorsun ben tanıştığımızı hatırlar mıyım bilmiyorum. Bu yüzden seninle tekrar tanışmak büyük zevk olur, ilk sefer gibi.”

Yönetmenliğini Jim Kohlberg’in yaptığı, Oliver Sacks’ın ” The Last Hippie ” adlı gerçek bir hayat hikâyesini konu alan romanından uyarlanmış filmin, Bob Dylan, Grateful dead, Beatles, Rolling Stone şarkıları sevenler için de harika bir müzik şöleni yarattığını söylemeden geçmeyelim.

EDEBİYAT VE PATATES TURTASI DERNEĞİ (2018)

IMDb: 7.3

”Sevgili Dawsey, Amelia, Isola, Eben, Eli ve Kit,

Lütfen beni affedin. İlk bunu demek isterim. Umarım cemiyetiniz hakkında yazmamakla ilgili verdiğim sözü tutamadığım için beni affedersiniz. Aramızdaki güvene üzülerek ihanet ettim. İkinci olarak, bu metin tamamen sizindir, her ne isterseniz yapabilirsiniz. Bunu yayınlamayacağım. Yazma nedenim bu değildi.

‘Dünya, üzerinde tanıdık yüzler arayarak geçmeye çalıştığım bir çöl gibi görünüyordu’ demiş Charles Lamb. Sanırım farkında olmadan yıllardır tanıdık yüzler arayıp durmuşum. Bu yüzlerin neden sizinkiler olduğunu tam olarak anlayamıyorum ama öyleler. Acaba bazılarıyla tanışmadan önce bile onlara ait olduğumuzu bilmek mümkün müdür? Eğer öyleyse ben size aitim veya siz bana. Ya da ben Guernsey’de bulduğum ruha aitim. Ben aile için bundan daha iyi bir tanım bilmiyorum. Ailenizin hikâyesini benimle paylaştığınız için teşekkür ederim. Elizabeth’i de paylaştığınız için. Onunla tanışmamış olsam bile onun yaşamının benimkinin akışını sonsuza dek daha yeni yeni keşfetmeye başladığım şekillerde nasıl değiştirdiğini hissediyorum. Hepinize huzur dilerim. Ve eğer kitaplar gerçekten insanları bir araya getirebiliyorsa umarım bu kitap da büyüsünü gösterir.

Sevgiler, Juliet”


1946 yılında Londra’da ünlü bir yazar olan ve takma ismiyle kitaplar yazan Juliet Ashton, Times gazetesine edebiyat hakkında bir makale yazmak için çalışmaktadır. Günün birinde Guernsey adasındaki çiftliğinde yaşayan Dawsey Adams isimli bir adamdan şaşırtıcı bir mektup alır. Guernsey halkı 2. Dünya Savaşı’nda Alman işgali sırasında ”Guernsey Edebiyat ve Patates Kabuklu Turta Cemiyeti” adında bir kitap kulübü kurarak savaş döneminde yaşadıkları korku, açlık ve kaos ortamında bir nebze olsun hayata tutunmaya çalışmışlardır. Kulübü kurdukları sırada Dawsey, Juliet’e ait olan, içinde Juliet’in isminin ve adresinin yazdığı Charles Lamb’in ”Elia’nın Denemeleri” isimli kitabını bulur ve Juliet’e bir mektup yazar. Alman işgali sonrasında Guernsey’de hiç kitabevi kalmadığından bahseder ve Juliet’e Charles Lamb’in ”Shakespeare’den Hikâyeler” adlı kitabını kendisi için alıp alamayacağını sorar. Bu şekilde mektuplaşmaya başlarlar ve en sonunda bu derneği kendi gözleriyle görmek isteyen Juliet, bu vesileyle Guernsey adasına doğru bir yolculuğa çıkar.

Hikâyesini Mary Ann Shaffer ve Annie Barrows’un yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan filmi, edebiyatı ve insanın içini ısıtan eski tarz aşk hikâyelerini bir arada sevenlerin mutlaka izlemesini öneririm.

YE, DUA ET, SEV (2010)

IMDb: 5.8





”Sonunda ”Arayış Fiziği” adını verdiğim bir şeye inandım. Yerçekimi kadar gerçek ve tabiatın hükmettiği bir güç. Arayış Fiziğinin kuralı şöyle bir şey: Size iyi hissettiren her şeyi geride bırakacak kadar cesursanız, bu, evinizden tutun eski bazı pişmanlıklara kadar her şey olabilir, içsel ya da dışsal gerçeği arayacağınız bir yolculuğa çıkıyorsanız, bu yolculukta karşınıza çıkacak her şeyi bir ipucu gibi görmeye hazırsanız, yolunuza çıkacak herkesi öğretmen olarak görmeyi kabul ediyorsanız, ve hepsinden önemlisi, kendinizle ilgili bazı zor gerçeklerle yüzleşmeye ve affetmeye hazırsanız, işte o zaman gerçek sizden asla saklanamaz.

Yaşadıklarımı düşündükçe buna inanmamak elimde değil.”







Ödüllü yazar ve gazeteci Elizabeth Gilbert’in filmle aynı ismi taşıyan ve kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak 2006’da kaleme aldığı kitaptan uyarlanan filmde, New York’ta yaşayan, otuzlu yaşlarında evli yazar Liz, sekiz yıllık evliliğin ardından kendini artık evliliğinin içinde hissetmediğinin ve hayatta hiçbir şeyin ona eskisi kadar keyif vermediğinin farkına varır. Çünkü o eşiyle bebek sahibi olmak yerine yıllardır özlemini duyduğu dünya seyahatine çıkmak, yeni yerler görmek, yeni kültürler keşfetmek istemektedir. Değişime ve içsel bir yolculuğa çok ihtiyaç duyduğu sırada aniden boşanma kararı alır. Geçirdiği zorlu boşanma sürecinin ve ağır bir depresyonun ardından içindeki boşluğu doldurabilmek için David Piccolo isminde genç bir aktörle tutkulu bir aşk yaşar ancak onda da umduğunu bulamaz. Kendini bulma ümidiyle New York’tan uzaklaşmaya karar verir. Yıllar önce Bali’yle ilgili yazmakta olduğu bir yazı nedeniyle Bali’ye yaptığı bir ziyaret sırasında dokuzuncu nesil bir lokman hekim olan Ketut ile tanışmış ve Ketut ona hayatıyla ilgili önemli bir kehanette bulunmuştur. Yıllar sonra kesin kararını veren Liz, Ketut’un kehaneti üzerine yemek, dua etmek ve sevmek olarak üç bölüme ayrılan bir seyahate çıkar. Seyahatin ilk durağı olarak makarnaları ile meşhur olan İtalya’nın başkenti Roma’yı belirler. Burada hem İtalyanca öğrenmeye çalışarak arkadaşlarıyla harika vakit geçirir hem de hepsi birbirinden leziz olan yemekleri tadar. Ardından seyahatin ikinci durağı olan Hindistan’daki Ashram’a gider. Burada biraz olsun inzivaya çekilmek ve geçmişinde yaptığı hatalardan dolayı hissettiği pişmanlık ve suçluluk duygusuyla başa çıkabilmek adına vaktini dua ederek, meditasyon yaparak geçirir. Ashram’da tanıştığı Richard, Liz’e hayatta ne olursa olsun hatalarından ders çıkararak kendini affetmenin her zaman mümkün olduğunu öğretir.

”Bazen aşk için dengeyi kaybetmek, yaşamın dengesinin bir parçasıdır.”

Richard ile burada yolları ayrılan Liz, seyahatinin son durağı olan Bali’ye, Ketut’u tekrar görmek için gider. Burada vaktini Bali’nin tadını çıkararak, meditasyon yaparak ve lokman hekim Ketut’un bilgilerini yazıya dökerek geçirir. Bali’de boşanma yaralarını sarmaya çalıştığı sırada Felipe ile tanışır. Felipe sayesinde aşka ve heyecana dair çoktan unutmuş olduğu bazı duyguları yeniden hissetmeye başlar. Liz sonunda Ketut’un ona söylediği gibi ciğerlerinden gülümsemeyi başarır ancak daha önceki evliliğinde yaşadığı sorunlar nedeniyle evlilik konusunda tedirgindir. Acaba Liz, Felipe ile yeni bir başlangıç yapıp yeniden sevmeye cesaret edebilecek mi?

SEVGİLİMDEN SON MEKTUP (2021)

IMDb: 6.6



”En derin ve tek aşkım,

Korktuğunu biliyorum ama daha önce hiç böyle hissetmediğim konusunda bana inan. Ve seni temin ederim bir daha da hissedemeyeceğim. Senin bir parçanla asla tatmin olamayacağımı biliyorum. Ve bu sebeple New York’taki işi kabul edeceğim. Cuma günü Marylebone’daki ikinci peronda olacağım, akşam yediyi çeyrek geçe.

Benimle gel, sevgilim. Onu yarım yaşanmış bir hayat ve çıkar evliliğinden kurtar. Daha önemlisi, kendini kurtar. Bunu doğru, gerçek ve ebedi olarak gör.

Evet, korkutucu ama bence bir yalanı yaşamak daha beter.

Mutlu olabiliriz. Çok mutlu.

Kalbimin elinde olduğunu bil. Umutlarım senin ellerinde.

Senin Boot’un,”



Genç bir gazeteci olan Ellie Haworth, yazmakta olduğu yeni makalesi için çalıştığı gazetenin tozlu arşivinde araştırma yaparken 1965’te yazılmış bir dizi aşk mektubuna denk gelir. Mektupları okumaya başlayan Ellie, mektupların birbirini seven bir çift tarafından yazıldığını anlar ve bu mektupların sahiplerinin peşine düşer. O zamanın sosyetesinden evli bir kadın olan Jennifer Sterling ile Nation Gazetesi’nde çalışan Anthony O’Hare arasında yaşanan gizli bir aşk ilişkisini konu alan bu duygusal mektuplar bizi hem umut verici hem de hüzünlü bir aşk hikâyesinin içine çeker.

Jojo Moyes’in 2012 yılındaki aynı adlı kitabından uyarlanan filmin, bugüne dek izlediğim en güzel aşk filmlerinden biri olduğunu söylemeliyim. Belki hâlâ mektup yazmayı ve okumayı seven birkaç insandan biri olduğum içindir. Filmde geçen, benim de çok sevdiğim şarkılardan biri olan Summer Wine’ı bilenler bilir, Nancy Sinatra ve Lee Hazlewood’un ünlü şarkısıdır. Bu filmin hâlâ aşka değer veriyor olanların kalbine derinden dokunacağına eminim.


SENDEN ÖNCE BEN (2016)

IMDb: 7.4

”Clark, sen bunu okuyana kadar birkaç hafta geçmiş olacak. Talimatlara uyduysan Paris’te olacaksın. Taşların üstünde asla düz durmayan bir sandalyede oturacaksın. Umarım hâlâ güneşlidir. Sağ tarafındaki köprünün ilerisinde L’Artisan Parfümerisini göreceksin. Papillons Extreme adlı kokuyu denemelisin. Sana hep çok yakışacağını düşünmüştüm. Sen hemen duygusallaşıp konuşmama izin vermeyeceğin için söylemek isteyip söylemediğim şeyler oldu. Evet, işte geliyor. Eve geri döndüğünde Michael Lawler sana bir banka hesabının şifresini verecek, onunla yeni bir başlangıç yapabilirsin. Hemen paniğe kapılma. Hayatının sonuna kadar boş boş oturmana yetmez ama özgürlüğünü satın alabilir herhalde. En azından yaşadığımız o küçük kasabadan çıkabilirsin.

Cesur yaşa, Clark. Zorla kendini. Hemen yuva kurma. O çizgili çorabı gururla giy. Hâlâ ihtimallerin olduğunu bilmek bir lükstür. Bunları sana verebildiğimi düşünmek beni çok rahatlattı. Evet, bu kadar. Kalbimde derin bir izin var, Clark. Hem de o tatlı gülümsemen ve komik kıyafetlerinle eve geldiğin ilk günden beri, bir de kötü şakaların ve hissettiğin en ufak şeyi gizlemedeki beceriksizliğin var. Beni fazla düşünme. Üzülmeni istemiyorum.

İyi yaşa. Sadece yaşa. Yol boyunca ben hep yanında yürüyeceğim. Sevgiler, Will”



Hikâyesi Jojo Moyes’e ait olan filmde varlıklı bir ailenin genç oğlu olan Will, geçirdiği bir motosiklet kazasından sonra hayatına yarı felçli olarak devam etmek zorunda kalır. Ailesi onu hayata döndürmek için ellerinden geleni yapsalar da Will kendini dünyadan tamamen soyutlar. Yaşama dair tüm inancını kaybetmiştir ve artık tek düşündüğü şey, ötenazi yoluyla hayatını bir an önce sonlandırmaktır. O sırada Will’in annesi kasabada yetişmiş, renkli kıyafetleriyle etrafta dolaşan ve her zaman hayat dolu, neşeli, güler yüzlü biri olan Louisa’yı oğluna bakıcı olarak işe alır. İlk başta birbirlerinden pek hoşlanmayan Lou ve Will zamanla birbirlerine âşık olurlar. Kısa bir süreliğine de olsa birbirlerinde hem aşkı hem de dostluğu bulurlar.

“Aşk vardır, ona inanmaktan vazgeçme.”

ARKEOLOG ÖZGECAN BERDİBEK

Total Page Visits: 297 - Today Page Visits: 1
%d blogcu bunu beğendi: