KADİM BİLGELİK


”Işık, Yaşam ve Aşk” hiçbir zaman kaybolmazlar.”

Kadim çağlardan beri bilgelik üzerine sayısız söz söylenmiştir. Farklı zaman ve mekânlarda bilgelik ağacının meyvesinden tatmak isteyen birileri mutlaka var olmuştur. Ve onlar Hakikate kavuşma ümidiyle bilgeliğin gizlerini aramak üzere pek çok kez yola koyulmuş ama nedense ilk başta hiçbiri bir türlü öz benliğine bakmayı akıl edememiştir. Socrates bunu ”Bilgeler bilgeliği aramazlar, ne de bilgisizler bilgeliğin ardına düşerler” şeklinde tanımlar çünkü ona göre bilgelik, kendini tanımaktır. İnsan kozmik bir âlemdir. Kalpten gelen saf bir sevgi ve biraz da farkındalık hâliyle o kozmik âlemde hayat bulan yüce mâbedi keşfedebilme yetisine sahiptir. ”Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil. Ne zaman, bilmem! Yeter ki o kapıda durmayı bil” der Hz. Mevlânâ. Gerçekten de kutsal mâbedin kapıları sonsuz bilgeliğin ışığına kavuşmayı arzulayan bütün ruhlara ardına kadar açıktır ancak burada önemli olan şey, tapınağın kapılarını açan o büyülü anahtara sahip olmayı başarmaktır.

Bununla ilgili Dostoyevski ”Mutluluğun Kıyısında” adlı romanında bir gül yaprağının hikâyesinden bahseder.

Hikâyeye göre Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul etmektedir. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmektir. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı gelir. Yabancı, kapıda öylece durur ve bekler. Burada sezgisel buluşmaya inanılmaktadır, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktur. Bir süre sonra kapı açılır. İçerideki Budist rahip, kapıda duran yabancıya bakar ve beden diliyle yaptıkları bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başlar.

Gelen yabancı, tapınağa girmeyi ve burada kalmayı istemektedir. Budist bir süre kaybolur. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döner ve bu kabı yabancıya uzatır. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz anlamına gelmektedir. Yabancı, tapınağın bahçesine döner. Aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bırakır. Gül yaprağı suyun üstünde yüzmektedir ve su taşmamıştır. İçerideki Budist rahip saygıyla eğilir ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye alır. Çünkü suyu taşırmayan bir gül yaprağına tapınakta her zaman yer vardır.

Hikâyede sözü geçen gül yaprağında sembolik bir anlatım söz konusudur. Bu sembolik anlatım, kişinin kendini bulma sürecini ve ruhsal dünyasını arındırma sürecini temsil etmektedir. Kadim zamanlardan beri pek çok öğretide gül mükemmelliğin, sevginin, güzelliğin ve bilgeliğin vücut bulmuş hâli olmuştur. Çoğu yedi taç yapraklı olan güller, ruhsal aydınlanmanın yedi aşamasını ve bununla birlikte kalp gözünün açılmasını temsil eder. Gül daima kalp çakrasıyla özdeşleştirilir. Gülün yaprakları tıpkı bir labirenti anımsatacak şekilde iç içedir, bu da temelde manevi yolculuğu ifade eder. Anne Marie Schimmel’e göre gül, ”İlahi Cemal’in yüce tecellisidir.” Tasavvufta ise kâmil insanın kalbini sembolize etmektedir.

Burada bilgeliğin gizlerini aramaktan kasıt ise aslında Hakikate ulaşmaktır. Bu konuda Dr. Bedri Ruhselman şöyle söyler: ”Hakikat aranırken yollar bulunur. Fakat aranılması gereken şey yollar değil, Hakikattir.”

Hakikatin kökü, öz benliğimizin içine gömülüdür. Fakat aydınlanmayı arzulayan herkesi bütün gücüyle sıradanlaştırmaya çalışan bu dünyada, kendi içinde saklı duran cevheri keşfetmek dünyanın en zor savaşını vermektir. Bu bir nevi karanlık ve aydınlığın, siyah ve beyazın savaşıdır. Hakikat arayışı zordur. Yol çok uzundur, etrafı sarp kayalarla çevrilidir. Her seferinde ona bir adım daha yaklaştığımızı sandıkça, onun bizden daha da uzaklaştığını kavrarız. Osho’nun da söylediği gibi “Hakikat ödünç alınamaz. O kitaplardan çalışılamaz. Hiç kimse sana onun hakkında bilgi veremez. Senin zekânı keskinleştirmen zorunludur, bu sayede sen varoluşun içine bakarsın ve onu bulursun.”

Her zaman bizi Hakikat yolundan uzaklaştırmak için çabalayanlar mutlaka olacaktır. Ancak hakikatin peşinde olanlar engebeli yolları aşmaktan korkmamalıdır. İnsan düşmanlarını hep dışarıda arar, oysa insanın en büyük düşmanı yine kendi nefsidir. Bu nedenle benliği nefsani eğilimlerden arındırmak ve Platon’un da dediği gibi Hakikati, ”bütün ruhunla” aramak gerekir. Özünde saklı duran bilgeliği bulamayanların, onu dışarıda arayıp durması beyhude bir çabadan ibarettir. Bizi Hakikate ulaştıracak olan ana yol, Ergün Arıkdal’ın da ifade ettiği gibi ”bilgili ve şuurlu” olarak yaşamaktır.

”Bilgelik amaçtır; felsefe ise yol” der André Comte. Ve şöyle devam eder: ”Amaç, daha bilinçli, daha özgür, daha mutlu ve daha bilge bir yaşamdır. Bilgelik, mutluluk, dinginlik, neşeli ve aydınlık bir iç huzuru içerir. Akıl, bilgelikle ancak varlığımızı değiştirdiği, onu aydınlattığı ve onu yönlendirdiği ölçüde ilgilidir.”

Hayat akıp giderken kendi içsel yolculuğunda olan ve bilgeliğin avuçlarından akan sırları kana kana içmek, kendi varlığının tapınağını bulmak isteyenler bir gün mutlaka ona kavuşacaklardır. Fransız yazar René Guénon’un da söylediği gibi ”Zahirle batının kesiştiği noktada Gül! biter.” Unutulmamalıdır ki Hakikat bir varış değil, tümüyle bir yolculuktur. Ve bu aslında öz benliğe yapılan bir yolculuktur. Mutlak sonsuzluktan gelip mut­lak sonsuzluğa doğru giden başı ve sonu belirsiz bu yolculukta tüm amacımız, dünyevi hırs ve arzulardan uzaklaşmak ve yüksek benliğe varmak olmalıdır. Fakat bilgelik yolunda ilerlemeyi arzulayanlar, her şeyden önce mutluluğu, sevinci ve asıl önemlisi de sevgiyi yaşamalı ve bunların her birini iliklerine kadar özümsemelidir. ”Gül ve ayna, güneş ve ay nedir bütün bunlar? Her nereye baktıysak, hep senin yüzündü gördüğümüz” diyor Urdu şairi Mîr. Zaten gerçek mutluluğu tadanlar, Hakikat bağında gül olabilenlerdir. İşte onlar sonsuz bilgelik yolunda ilerleyen ışık işçileridir.

Yeni yılda herkesin kendi varlığının tapınağını keşfetmesi dileğiyle,

Sevgi ve Işıkla Kalın

ÖZGECAN BERDİBEK

Total Page Visits: 223 - Today Page Visits: 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: