ŞAİR GÖKLERDE YAŞAR



Şair, hafif kanatlı kutsal bir şeydir;
ilham duymadan, kendinden geçmeden,
aklı başında iken bir şey yaratamaz.
Şairler Tanrının tercümanıdırlar…
*Platon

Evrensel bir barış dili yaratmak umuduyla UNESCO tarafından ilk kez 1999 yılında ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü, dilsel çeşitliliği korumak, şiir okumayı ve yazmayı teşvik etmek amacıyla bu tarihten beri her yıl dünya çapında kutlanmaya başlanmıştır. UNESCO’nun temel hedefi ”şiir konusunda bir tür farkındalık oluşturmak, ulusal ve uluslararası alanda şiir hareketlerine taptaze bir enerji sağlamak” olarak nitelendirilmektedir. 

Şiir üzerine belki de binlerce söz hayat bulabilir düşler okyanusunda. Asıl önemli olansa, evrenin kadim sesini duyabilmektir mısralarda. 

Bir tarafta “Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir” diyen Rus yazar Maksim Gorki, diğer tarafta ”Şiir, büyük zekaların rüyalarıdır” diyen Lamartine.. 

Bir yanda ”Aşk ve ölüm var oldukça, şiir de var olacaktır. Çünkü aşk, ölüm ve şiir.. Bunlar varoluşun temelleridir” diyerek kalbimizi fetheden Adonis, diğer yanda “Şiir, her zaman için barışın bir parçası olmuştur. Şair, barıştan doğar. Tıpkı ekmeğin undan doğması gibi…” diyen Pablo Neruda.. 

Bana göre şiir, hayatın yegâne anlamıdır. Şair ise hayatın anlamını keşfetmeye çalışan özgür ruhlu bir gezgin gibidir. O, her gün ve gece kelimeler aleminde gezer dolaşır ve bir rüyanın içinde hayat bulan binlerce rüyanın içinde varoluşun sırlarını arayıp durur. Kadim zamanlarda Sappho’dan Homeros’a, Sophokles’ten Horatius’a, Yunus’tan Mevlânâ’ya kadar her biri varoluşun ıssız kıyısında yolculuk etmiştir. Kimi zaman belki bir anlam arayışıyla hakikat denizinin saf ve berrak sularında ve kimi zaman da aşkı bulmak için gezinmişlerdir liriğin doruklarında… 

Şiir Günü vesilesiyle 21 Mart’a rastlayan iki önemli tarihi de analım isterim. Bugün aynı zamanda ünlü halk ozanı Aşık Veysel’in ölüm yıldönümü ve elbette doğanın bir Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğduğunu müjdeleyen bahar bayramı Nevruz… ‘’Yazılı kaynaklara göre Nevruz’un adı ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında geçmektedir, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. İmparator Büyük Dairus’un da Persepolis’te inşa ettirdiği Yüz Sütunlu Salon’da Nevruz kutlamaları gerçekleştirdiği rivayet edilir.’’ (Arkeofili.com) 

Bu kısacık anekdotun ardından sözü hiç uzatmadan şiir yolculuğuma kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Günün anlam ve önemine ithafen, Türk ve Dünya Edebiyatı’ndan en sevdiğim şiirleri sizler için derledim. 

Kutsal mısraların narin yüreklerinize dokunması dileğiyle, 

Dünya Şiir Gününüz Kutlu Olsun. 




Love by the Lake” – Leonid Afremov, 2014 

Özdemir Asaf – Lavinia (1923-1981) 

Sana gitme demeyeceğim 
Üşüyorsun ceketimi al 
Günün en güzel saatleri bunlar 
Yanımda kal 

Sana gitme demeyeceğim 
Gene de sen bilirsin 
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim 
İncinirsin 

Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia 
Adını gizleyeceğim 
Sen de bilme Lavinia 


Moonlight Over The Ocean” – Marianna Foster, 2019 

Yorgo Seferis – Denize Yakın Mağaralarda (1900 – 1971) 

Denize yakın mağaralarda 
bir susuzluk duyarsın, bir aşk, 
bir coşku 
deniz kabukları gibi sert 
alır avucuna tutabilirsin. 

Denize yakın mağaralarda 
günlerce gözlerinin içine baktım, 
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni. 

Çeviren : Cevat ÇAPAN


Two Hearts” – Tanya Bilous, 2019

Cemal Süreya – İki Kalp (1931-1990) 

İki kalp arasında en kısa yol: 
Birbirine uzanmış ve zaman zaman 
Ancak parmak uçlarıyla değebilen 
İki kol. 

Merdivenlerin oraya koşuyorum, 
Beklemek gövde gösterisi zamanın; 
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum, 
Bir şeyin provası yapılıyor sanki. 

Kuşlar toplanmış göçüyorlar 
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. 


Couple of Lovers under an Umbrella” – Maksim Gorbunov

William Blake – Şarkı (1757-1827) 

Aşk ve uyum bir araya gelince 
Çevresini ruhlarımız kuşatır 
Dalların dallarıma karışınca 
Köklerimiz birbiriyle buluşur 

Mutluluklar konar dallarımıza 
Şakır, tatlı tatlı şarkılar söyler 
Su gibi, ayaklarımız altında 
Masumiyet erdemle karşılaşır 

Sen altından bir meyveyi taşırsın 
Bende ise güzel çiçekler vardır 
Dallarından hoş kokular saçarsın 
Bir kumru gelip dalına yerleşir 

Çeviren : Tozan ALKAN


Venus and Adonis” – Peter Paul Rubens, 1614 

Nâzım Hikmet – Bir Acayip Duygu (1902-1963) 

Mürdüm eriği
                          çiçek açmıştır.
— ilkönce zerdali çiçek açar
                                mürdüm en sonra —

Sevgilim,
çimenin üzerine
diz üstü oturalım
karşı-be-karşı.
Hava lezzetli ve aydınlık
— fakat iyice ısınmadı daha —
çağlanın kabuğu
                yemyeşil tüylüdür
                                    henüz yumuşacık…
Bahtiyarız
          yaşayabildiğimiz için.


“Abelard and his Pupil Heloise” – Edmund Blair Leighton, 1882

Louis Aragon – Mutlu Aşk Yoktur (1897 – 1982) 

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman  
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini   
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi  
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi   
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an  
Mutlu aşk yoktur  

Hayatı Bu silahsız askerlere benzer  
Bir başka kader için giyinip kuşanan  
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan  
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan  
Söyle bunları Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter  
Mutlu aşk yoktur  

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim  
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi  
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri  
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri  
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için  
Mutlu aşk yoktur  

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye  
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek  
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek  
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek  
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine  
Mutlu aşk yoktur  

Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin  
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara  
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda  
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da  
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin  
Mutlu aşk yoktur ama  
Böyledir ikimizin aşkı da. 

Çeviren : Gertrude DURUSOY, Ahmet NECDET


”Springtime” – Pierre Auguste Cot, 1873 

Edip Cansever – Yerçekimli Karanfil (1928-1986) 

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce. 


”The Kiss” – Gustav Klimt, 1909

Edgar Allan Poe – Annabel Lee (1809 – 1849) 

Seneler, seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni.

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi.

Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı oradadır şimdi,
O deniz ülkesinde.

Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet! Bu yüzden
”Şahidimdir herkes ve o deniz ülkesi”
Bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee.

Sevdadan yana kim olursa olsun,
Yaşça başça ileri
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat göklerdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.

Ay gelir ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orada gecelerim, uzanır beklerim
Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni.

Çeviren : Melih Cevdet ANDAY



”Walk in the Park” – Olha Darchuk, 2020

Ümit Yaşar Oğuzcan – Ben Eylül Sen Haziran (1926-1984) 

Bir eylüldü başlayan içimde 
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını 
Çimenler sararmıştı 
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin 
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı 
Katar gidiyordu kuşlar uzaklara 
Deli deli esiyordu rüzgar 
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa 
Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar 

Neydi o bir zamanlar 
Sevmişliğim, sevilmişliğim 
O heyheyler, o delişmenlikler neydi 
Ne bu kadere boyun eğmişliğim 
Ne bu acıdan korlaşan yürek 
Ne bu kurumuş nehir; gözyaşım 
Önümdeki diz boyu karanlıklar da ne 
Ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım 

Beni kötü yakaladın haziran 
Gamlı, yıkık eylül sonuma 
Bir ilk yaz tazeliği getirdin 
Masmavi göğünle 
Cana can katan güneşinle 
Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime 
Çiçekler açtı dokunduğun 
Çimler büyüdü yürüdüğün 
Ve güller katmer oldu güldüğün yerde 

Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi 
Oldurduğun yemişlerin ağırlığından 
Dallarım yere değiyor 
Güneşi batmadan saçlarının 
Bir dolunay doğuyor bakışlarından 
Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma 
Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık 
Başım dönüyor, of başım dönüyor yaşamaktan 
Ölebilirim artık 

Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse 
Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma 
Baksana; parmak uçlarım ateş 
Lavlar fışkırıyor göz bebeklerimden 
Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan 
Benimle meydan oku her çaresizliğe 
Benimle uyu, benimle uyan 
Birlikte varalım on üçüncü aylara 


”The Kiss” – Edvard Munch, 1897 

Fernando Pessoa – Kimsenin Bir Sözü Yok (1888-1935) 

Sayısız insan yaşar içimizde, 
hissetsem de düşünsem de bilemem 
kim düşünür içimde kim hisseder. 
Düşünceler ya da hisler için 
yalnızca sahneyim ben. 

Ruhsa, birden fazla var bende. 
Ben’se benden daha fazlası. 
Herkes kayıtsız oysa 
yaşadığım hayata: 
Susturuyorum onları, 
kendim konuşurken. 

Hislerim, hissetmediklerim – 
onlardan doğup da birbiriyle 
çelişenler. Farkına varmıyorum 
hiçbir şeyin – yalnızca yaşıyorum ben, 
olmak istediğime kimsenin bir sözü yok. 

Çeviren : Enis BATUR


”Two Lovers” – Dante Gabriel Rossetti, 1850 

Ahmed Arif – Hasretinden Prangalar Eskittim (1927-1991) 

Seni, anlatabilmek seni. 
İyi çocuklara, kahramanlara. 
Seni anlatabilmek seni, 
Namussuza, halden bilmeze, 
Kahpe yalana. 

Ard-arda kaç zemheri, 
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu. 
Dışarda gürül gürül akan bir dünya…            
Bir ben uyumadım, 
Kaç leylim bahar, 
Hasretinden prangalar eskittim. 
Saçlarına kan gülleri takayım, 
Bir o yana  
Bir bu yana… 

Seni bağırabilsem seni, 
Dipsiz kuyulara, 
Akan yıldıza, 
Bir kibrit çöpüne varana, 
Okyanusun en ıssız dalgasına 
Düşmüş bir kibrit çöpüne. 

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin, 
Yitirmiş öpücükleri, 
Payı yok, apansız inen akşamlardan, 
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene, 
Seni anlatabilsem seni… 
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır 
Üşüyorum, kapama gözlerini… 


”The Creation of Adam” – Michelangelo, 1512 

Friedrich Schiller – Bölüşün Dünyayı (1759-1805) 

Alın bu dünyayı! diye seslendi bir gün Zeus göklerinden 
İnsanlara; alın, sizin olsun artık. 
Armağanım olsun sizlere bu mülk, bu toprak; 
Ama kardeşçe bölüşün aranızda. 

Koştu eli ayağı tutan, kendine bir pay için, 
İşe sarıldı herkes, genciyle yaşlısıyla. 
Çiftçi ürünlerini kaptı tarlaların, 
Ava koyuldu asilzade ormanların içinde. 

Ambarlarının aldığı kadar aldı tüccar, 
En iyi yıllanmış şarabı seçti rahip kendisine. 
Kralsa, tuttu köprü başlarını, yol kavşaklarını, 
Benimdir, dedi, her şeyin onda biri. 

Bu bölüşme çoktan bitmiş, geçmişti ki nice zaman, 
Şair çıkageldi, çok çok uzaklardan; 
Ama hiçbir şey kalmamıştı hiçbir tarafta, 
Ve bir sahibi vardı her şeyin de. 

Eyvah! Unutacak mıydın beni böyle hepsi içinde? 
Beni, en sadık oğlunu senin? 
Diye dövündü, yakındı, haykırdı uzun uzun, 
Attı sonra kendini tahtın önüne. 

Gezip durursan böyle hayaller ülkesinde, 
Dedi Tanrı, söz söyleme artık sonra bana. 
Neredeydin peki dünya paylaşılırken? 
Yanındaydım oldu cevabı şairin. 

Gözüm yüzündeydi, 
Kulağım göklerinin ahenginde; 
Sarhoştu ruhum ışığından, affet! 
Unuttu her şeyini yeryüzünün. 

Ne yapmalı şimdi? dedi Zeus, – dünyamız gitti elden, 
Ne tarlalar, ne ormanlar, ne de kırlar benim artık. 
Ama yaşamak istersen gökte benimle, 
Açık olacak o sana her gelişinde.

Çeviren : Vural ÜLKÜ




”Francesca da Rimini” – William Dyce, 1837

Metin Altıok – Bir Yalnızlık İşareti (1940-1993) 

Bir cam gibi önünde 
Yüzümü elinle sil, 
Hohlayarak üstüne. 
Seyret boş bir sokağa 
Hüzünle yağışını yağmurun. 
Sonra kaplasın yavaşça, 
Ilık buğusu soluğunun 
Yüzümü baştanbaşa. 

Ve bırakıp gittiğinde 
Bir küçük boşluk kalsın 
Alnını dayadığın yerde; 
Bir yalnızlık işareti 
İşleyen ta içime. 


”La Vie et la Mort” – Gustav Klimt, 1916 

Don Herold – Daha Çok Papatya Toplayacağım (1889-1966)  

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya, 
İkincisinde daha çok hata yapardım. 
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. 
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, 
Çok az şeyi 
Ciddiyetle yapardım. 

Temizlik sorun bile olmazdı asla. 
Daha çok risk alırdım hayatta.
Seyahat ederdim daha fazla. 
Daha çok güneş doğuşu izler, 
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim. 

Görmediğim bir çok yere giderdim. 
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye. 
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine. 
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu. 

Farkında mısınız bilmem. 
Yaşam budur zaten. 
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın. 
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan, 
Gitmeyen insanlardandım ben. 
Yeniden başlayabilseydim eğer,
Yanımda hiçbir şey taşımazdım. 

Eğer yeniden başlayabilseydim, 
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. 
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. 
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, 
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer. 
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum, 
ÖLÜYORUM…

Çeviren : Şiirin çevirisi İzdiham Dergi’ye aittir.
Ek olarak, Gönül Gönensin’e ait başka versiyonda bir çeviri de bulunmaktadır.


Total Page Visits: 190 - Today Page Visits: 2

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: